ISSN 1300-7157 Main Page | Contact      

Volume : 27  Issue : 1  Year: 2021

Epilepsi: 27 (1)
Volume: 27  Issue: 1 - 2021
Hide Abstracts | << Back
EDITORIAL
1.Editorial
Seher Naz Yeni
Page V

REVIEW
2.Writing and Reporting of Scalp Electroencephalography
Onur Yıldız, Başak Yılmaz Öz, Seher Naz Yeni
doi: 10.14744/epilepsi.2020.54366  Pages 1 - 7
Elektroensefalografi epilepside yer alan elektrofizyolojik süreçlerin yanı sıra santral sinir sisteminin diğer bazı işlev bozukluklarının analizi için altın standarttır. Öncelikle, kaydı doğru bir şekilde yorumlayabilmek için normal elektroensefalografi unsurlarını açıkça akılda tutmak gerekir. Klinik ve araştırma amaçlı yararlı bilgiler üretmeye yardımcı olması için, raporlamada standart terminoloji ve düzenli bir yaklaşım izlenmesi önerilir. Elektroensefalografi raporu, yönlendiren hekim tarafından yöneltilen sorular ışığında klinik bir yorum verir ve klinisyenin beklentilerini karşılamalıdır. Elektroensefalografinin terminolojisi, elektroensefalografide uzman olmayan diğer doktorlar tarafından anlaşılabilir olmalıdır. Bu derlemenin amacı, yetişkin rutin saçlı deri elektroensefalografi sonuçlarını raporlamak için standart bir format sağlamaktır.
Electroencephalography (EEG) is the gold standard for analyzing electrophysiological processes involved in epilepsy, as well as in several other dysfunctions of the central nervous system. Firstly, to properly interpret the EEG record, one must clearly have in mind the elements of a normal EEG. Secondly, to assist in producing useful information for clinical and research purposes, it is recommended to use standardized terminologies and to follow an orderly EEG reporting approach. The EEG report gives a clinical interpretation in light of the diagnosis and must meet the expectations of the clinician. The EEG terminology should be understandable to other physicians who are not specialized in EEG. The review aims to provide a standardized format for reporting the results of adult routine scalp EEG.

RESEARCH ARTICLE
3.Compliance of Patients with Epilepsy to Treatment and Affecting Factors
Salih Akoluk, Nimet Ovayolu
doi: 10.14744/epilepsi.2020.46363  Pages 8 - 14
GİRİŞ ve AMAÇ: Epilepsi tedavisinde hasta uyumunun sağlanması, tedavinin başarısı açısından oldukça önemlidir. Bu çalışma, epilepsi hastalarının ilaç tedavisine uyumunu değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Nöroloji polikliniğine başvuran ve epilepsi tanısı konan 325 hasta araştırma kapsamına alınmıştır. Veri toplama aracı olarak soru formu ve Morisky tedaviye uyum ölçeği kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Pearson ki-kare ve Fisher Exact testleri kullanılmıştır.
BULGULAR: Hastaların %58.2’sinin erkek, %28.5’inin üniversite mezunu, %32.4’ünün işsiz, %31.4’ünün hastalık süresinin 10 yıldan fazla olduğu, %40.6’sının tek ilaç kullandığı, %82.5’inin düzenli kontrole gittiği ve %59,7’sinin nöbet sıklığının ayda birden az olduğu saptanmıştır. Hastaların %27.7’sinin yüksek, %58.5’inin orta, %13.8’inin ise düşük düzeyde tedaviye uyum gösterdiği belirlenmiştir. Tedaviye uyum düzeyi ile yaş, cinsiyet, öğrenim ve gelir durumu, yaşanılan yer, meslek, kullanılan ilaç sayısı, ilaçla ilgili bilgi alma ve ilacın kan düzeyini ölçtürme durumu arasında anlamlı fark olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Epilepsi hastalarının çoğunluğunun tedaviye orta düzeyde uyum gösterdiği ve tedaviye uyum düzeyi ile birçok parametre arasında ilişki olduğu belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda hastaların uyum düzeylerinin ve uyumu etkileyen faktörlerin belli aralıklarla değerlendirilmesi ve özellikle uyum düzeyi düşük olan hastaların desteklenmesi önerilebilir.
INTRODUCTION: Ensuring patient compliance in the treatment of epilepsy is crucial for the treatment success. Therefore, this study was performed to evaluate the compliance of patients with epilepsy to therapy.
METHODS: A total of 325 patients diagnosed with epilepsy after admission to the polyclinic were included in the study. A questionnaire and the Morisky treatment compliance scale were used for data collection. Data were analyzed using the Pearson chi-square and Fisher’s exact tests.
RESULTS: In this study, 58.2% of the patients were males, 28.5% were university graduates, 32.4% were unemployed, 40.6% were using single drugs, and 31.4% of them had disease duration of >10 years. It was determined that 82.5% of the patients went for regular checkups, and 59.7% of them had a seizure frequency of <1 seizure per month. Additionally, in terms of treatment compliance, 27.7% of the patients were high, 58.5% were moderate, and 13.8% were low. Furthermore, there was a significant difference in the level of compliance to treatment according to age, gender, education and income status, place of residence, occupation, number of drugs used, information about the drug, and the state of the drug being measured.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was determined that the majority of patients with epilepsy had a moderate treatment compliance and that there was a relationship between the level of treatment compliance and many parameters. In line with these results, it may be recommended to evaluate patients’ compliance levels and factors affecting compliance at certain intervals and to especially support patients with low compliance levels.

4.Transient Imaging Findings Related to Status Epilepticus
Ferda Ilgen Ulsu, Nerses Bebek
doi: 10.14744/epilepsi.2020.40469  Pages 15 - 22
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, çoğunlukla gözden kaçan ve hatta yanlış tanıya neden olabilecek nadir bir durum olan epilepsi nöbetlerine bağlı geçici görüntüleme bulgularına dikkat çekmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada nöbet geçiren 106 hastanın kayıtları gözden geçirilmiş ve geçici manyetik rezonans görüntüleme bulguları olan hastalar saptanmıştır. Nöbet tipi ve geçici görüntüleme bulgularının özellikleri retrospektif olarak incelenmiştir.
BULGULAR: Epilepsi nöbeti geçiren 106 hastanın 45’inde status epileptikus, dokuzunda geçici görüntüleme bulguları saptanmıştır. Ortalama yaş 52.9 (28-78 yıl) yıl olarak tespit edilmiştir. Hastaların sekizinde (%89) ilk nöbet status epileptikus olmuştur. Üçünde (%33.3) fokal status epileptikus, dördünde (%44.4) fokal nöbetten bilateral tonik-klonik nöbete evrilen status epileptikus, ikisinde (%22.2) jeneralize tonik-klonik status epileptikus saptanmıştır. Fokal özellik gösteren nöbetleri olan hastaların tamamında nöbet semiyolojisi ile geçici görüntüleme bulguları tarafı uyumlu bulunmuştur. Kraniyal manyetik rezonans görüntülemede altısında kortikal değişiklik, birinde talamik değişiklik, birinde kortikal ve talamik değişiklik, birinde de leptomeningeal kontrastlanma saptanmıştır. Bu değişiklikler tüm hastalarda iki hafta içinde eski haline dönmüştür. İki hasta status epileptikus dışı nedenlerle kaybedilmiş, diğer hastalar günlük yaşamlarına geri dönmüşlerdir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Status epileptikus sonrası manyetik rezonans görüntüleme bulguları nadir görülen ancak saptanırsa lokalizasyon ve lateralizasyon değeri olan, semiyolojik bulgulara ve lokalizasyona katkısı olan önemli bir göstergedir. Genellikle ayırıcı tanıya giren durumlarla karıştırılır. Status epileptikus ile manyetik rezonans görüntülemedeki değişikliklerin bilinmesi yanlış tanıdan kaçınmak, patofizyolojiyi anlamak ve prognozu belirlemek açısından önemlidir.
INTRODUCTION: We aim to draw attention to transient imaging findings related to epileptic seizures, which is a rare condition that is often overlooked and may even lead to misdiagnosis.
METHODS: Records of 106 patients with seizures were reviewed and patients with transient magnetic resonance imaging (MRI) findings were detected. Seizure type and transient imaging findings (TIF) features were analyzed retrospectively.
RESULTS: Status epilepticus (SE) was found in 45 of the 106 patients who had epileptic seizures, and 9 of them had TIF. The average age of the patients was 52.9 years (28–78). The first seizure was a SE in eight (89%) patients. Three (33.3%) had a focal SE, four (44.4%) had a generalized tonic-clonic SE, whereas two (22.2%) evolved from a focal seizure to a bilateral tonic-clonic seizure. All patients with focal features had a seizure semiology that was compatible with the TIF side. In cranial MRI, cortical changes were detected in six, thalamic changes in one, cortical and thalamic changes in one, and leptomeningeal enhancements in one patient. These changes returned to normal in all patients within two weeks. Two patients died due to non-SE causes, whereas other patients resumed their daily routines.
DISCUSSION AND CONCLUSION: MRI findings after SE are rare but if detected, are an important indicator with localization and lateralization values, contributing to the semiological findings and localization. It is often confused with conditions that are its differential diagnosis. Knowing the MRI changes associated with SE is important to avoid misdiagnosis, understand its pathophysiology, and determine the prognosis.

5.The Evaluation of Brain Volume in Children with Epilepsy on Magnetic Resonance Imaging by Stereological Method
Saliha Seda Adanır, Ömer Faruk Cihan, Ayşe Aysima Özçelik
doi: 10.14744/epilepsi.2020.63644  Pages 23 - 31
GİRİŞ ve AMAÇ: Beyin hacmi birçok hastalıkta hem çocuklar hem de yetişkinler için önemlidir. Epileptik ve sağlıklı çocuklarda beyin hacminin incelendiği birçok çalışma olmasına rağmen, beyin hacminin nöbet tipleri açısından incelendiği çalışmaların daha az olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, idiyopatik epilepsi tanılı çocuklarda serebral korteks, hemisferik beyaz cevher, serebrum, serebellum ve toplam beyin hacminin epilepsi ile ilişkili faktörler açısından incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada, idiyopatik epilepsi tanılı parsiyel ve jeneralize nöbetleri olan 3-16 yaş arası 50’si kız, 50’si erkek toplam 100 çocuğun kraniyal manyetik rezonans görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Serebral korteks, hemisferik beyaz cevher, serebrum, serebellum ve toplam beyin hacim ölçümleri, stereoloji teknikleri ile hacim hesaplama yöntemlerinden biri olan Cavalieri prensibiyle hesaplanmıştır.
BULGULAR: Parsiyel ve jeneralize nöbet grupları arasında beyin hacimlerinde anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Ancak her iki nöbet grubunda serebral korteks asimetrisi tespit edilmiştir. Epilepsi süresi, nöbet sıklığı, antiepileptik ilaç kullanımı ve beyin hacimleri arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görülmüştür (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocukluk çağı epilepsilerinde beyin hacmini inceleyen çalışmalar arasında, iki farklı nöbet tipini karşılaştıran çalışmaların daha az olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, idiyopatik epilepsi tanısı alan parsiyel ve jeneralize nöbetleri olan çocuklarda beyin hacminin incelenmesinin bu alanda yapılan çalışmalara katkıda bulunacağı ve elde edilen sonuçların epilepsi ve epilepsi ile ilişkili faktörlerin beyin hacmi üzerine etkisini anlamak adına önemli olduğu düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Brain volume is important in many diseases for both children and adults. Studies examining brain volume in terms of seizure types are less although several studies examining brain volume on healthy and epileptic children are available. Thus, this study aims to examine the cerebral cortex, cerebral white matter, cerebral, cerebellar, and total brain volumes in terms of epilepsy-related factors in children diagnosed with idiopathic epilepsy.
METHODS: Cranial magnetic resonance images of 100 children (girls, 50; boys, 50), aged 3–16 years old, who had idiopathic epilepsy with generalized and partial seizures were retrospectively evaluated. The volumetric measurements of the cerebral cortex, cerebral white matter, cerebrum, cerebellum, and total brain were performed using the Cavalieri principle, which is one of the methods for volume calculation with stereology techniques.
RESULTS: No significant difference was noted in the brain volumes between partial and generalized seizure groups. However, asymmetry on cerebral cortex volume in both seizure groups was determined. Similarly, no correlation was found between epilepsy duration, seizure frequency, use of antiepileptic drugs, and brain volumes.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Studies comparing two different seizure types are relatively less among the studies examining brain volume in childhood epilepsy. Thus, the study of brain volume in children with partial and generalized seizures diagnosed with idiopathic epilepsy will contribute to the studies conducted in this area, and the results obtained are essential for understanding the impact of epilepsy and epilepsy-related factors on brain volume.

6.The Association Between Epilepsy and Autoimmune Diseases
Elif Simin Issi, Demet İlhan Algın, Oğuz Osman Erdinç
doi: 10.14744/epilepsi.2020.74426  Pages 32 - 38
GİRİŞ ve AMAÇ: Sistemik otoimmün hastalıklar pek çok organ sistemini etkileyebilmekte, santral sinir sistemi de nadir olmayarak etkilenebilmektedir. Epilepsi veya nöbetlerin otoimmün hastalıklarla birlikteliği hakkında pek çok çalışma mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, otoimmün hastalıklara sahip epilepsi hastalarının ortalama yaşı ve cinsiyeti ile nöbetleri arasındaki korelasyonu ortaya koymak ve otoimmün hastalığa sahip epileptik hastalarda nöbet tiplerini cinsiyet/yaşa göre belirlemek, antiepileptik tedaviye yanıtlarını değerlendirmek ve elektroensefalografi bulgularını karşılaştırmaktır. Otoimmün hastalıklar arasında sistemik lupus eritematozus-antifosfolipid sendromu, Sjögren sendromu, multipl skleroz, Hashimoto tiroiditi, skleroderma, çölyak hastalığı, Behçet hastalığı, tip 1 diabetes mellitus ve santral sinir sistemi vasküliti hasta dosyalarında taranmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Klinik Nörofizyoloji Bilim Dalında 2007-2019 yılları arasında izlenen 2000 epilepsi hastasının hastane dosyaları ayrıntılı olarak incelenmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 2000 epilepsi hastasının 36’sının (%1.8) otoimmün hastalığa sahip olduğu, bu hastaların 10’unda (%0.5) Hashimoto tiroiditi, 1’inde (%0.05) çölyak hastalığı, 1’inde (%0.05) primer santral sinir sistemi vasküliti, 8’inde (%0.4) multipl skleroz, 1’inde (%0.05) skleroderma, 4’ünde (%0.2) Behçet hastalığı, 1’inde (%0.05) Sjögren sendromu, 8’inde (%0.4) sistemik lupus eritematozus-antifosfolipid sendromu, 2’sinde (%0.1) tip 1 diabetes mellitus saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda incelenen hasta gruplarından multipl sklerozlu hasta grubunda; kadın cinsiyetin daha fazla olduğu ve fokal başlangıçlı nöbetlerin daha sık izlendiği, sistemik lupus eritematozus-antifosfolipid sendromu hasta grubunda da kadınların daha fazla olduğu ve nöbet tipinin büyük çoğunluğunun jeneralize başlangıçlı tonik-klonik nöbet olduğu ve tedaviye yanıtın iyi olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar diğer çalışmalarla benzerlik göstermektedir.
INTRODUCTION: Systemic autoimmune diseases are known to affect the central nervous system not rarely. Many studies have investigated the association between epilepsy and autoimmune diseases. This study aimed to determine the association between the gender/ age and seizures of patients with epilepsy with concomitant autoimmune diseases and to determine the seizure types of these patients and to evaluate the EEG results and their response to antiepileptic drugs. Patient files were retrospectively reviewed to identify those with autoimmune diseases.
METHODS: A total of 2000 patient files with epilepsy who were admitted to the Eskişehir Osmangazi University Medical Faculty Hospital Neurology Department, Clinicial Neurophysiology Division, between 2007 and 2019 were examined and the patients with concomitant autoimmune diseases were documented.
RESULTS: Thirty-six (1.8%) of the 2000 patients with epilepsy had autoimmune disorders, of which 10 (0.5%) had concomitant Hashimoto Thyroiditis, 1 (0.05%) had Celiac disease, 1 (0.05%) had Primary Central Nervous System Vasculitis, 8 (0.4%) had Multiple Sclerosis (MS), 1 (0.05%) had Scleroderma, 4 (0.2%) had Behçet’s disease, 1 (0.05%) had Sjogren syndrome, 8 had (0.4%) both SLE and APS, and 2 (0.1%) had Type 1 Diabetes Mellitus (Type 1 DM).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Female sex and focal seizures were seen mostly in patients with epilepsy with concomitant multiple sclerosis. Patients with concomitant SLE+APS were also predominantly females, with the majority having Generalized Tonic-Clonic Seizures and a more successful response to treatment. These results corroborate with previous studies.

7.Probable Risk Factors for Epilepsy Development Following Febrile Seizure: A Retrospective, Observational Study
Fatma Hancı, Sevim Türay, Hüseyin Kocabey, Nimet Kabakus
doi: 10.14744/epilepsi.2020.99266  Pages 39 - 46
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, febril nöbet sonrası epilepsi gelişimi için risk faktörlerini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya, 2014-2017 yılları arasında ilk kez febril nöbet geçiren 449 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların sosyodemografik, klinik ve elektroensefalografik özellikleri hastane kayıtlarından elde edilmiştir. Febril nöbet sonrası en az üç yıl takip edilen hastalar; epilepsi ve febril nöbet tanısı alanlar ve sadece febril nöbet tanısı alanlar olarak iki gruba ayrılmıştır. Çalışmada bu iki grup birbiriyle karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Febril nöbet tanısı ile izlenen 238’i (%53.2) erkek, 211’i (%46.8) kız toplam 449 hastanın 42’sine (%9.4) takibi sırasında epilepsi tanısı konulmuştur. İlk febril nöbet zamanında ortalama yaş 21.4±14.5 ay idi. Hastaların 217’sinde (%48.3) febril nöbet aile öyküsü, 66’sında (%14.7) ailede epilepsi öyküsü vardı. Febril nöbet özellikleri açısından, epilepsi grubunda kompleks febril nöbet prevalansı anlamlı olarak daha yüksekti. Perinatal asfiksi öyküsü ve ilk elektroensefalografide epileptiform veya zemin ritmi anormalliğinin olması epilepsi grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Başlangıç elektroensefalografisinde epileptiform deşarj olması, perinatal asfiksi öyküsünün olması ve ilk febril nöbetin kompleks tipte olması epilepsi gelişimi için risk faktörleri arasında sayılabilir.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to investigate the risk factors for epilepsy development following febrile seizure (FS).
METHODS: This study included 449 patients undergoing first FS between 2014 and 2017. The sociodemographic, clinical, and electroencephalography (EEG) characteristics of the patients were retrieved from hospital records. Patients followed-up for at least 3 years after FS were divided into two groups (epilepsy and FS group; FS only group).
RESULTS: Of the 449 patients followed-up due to FS (238 [53.2%] boys and 211 [46.8%] girls), 42 (9.4%) were diagnosed with epilepsy during follow-up. The mean age at the time of the first FS was 21.4±14.5 months. A positive family history of FS and epilepsy was observed in 217 (48.3%) and 66 (14.7%) patients, respectively. In terms of FS characteristics, the prevalence of complex FS was significantly higher in the subsequent epilepsy group. The presence of a history of perinatal asphyxia and epileptiform or background abnormality findings at first EEG was also significantly higher in the subsequent epilepsy group (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings of this study show that a history of perinatal asphyxia, complex FS, and epileptiform discharges at initial EEG exhibited an increased association with epilepsy development.

8.Short-term Results of The Add-on Lacosamide Therapy in Patients with Drug-resistant Focal Onset Seizures
Fulya Eren, Ayten Ceyhan Dirican, Günay Gül, Betül Tekin, Dilek Atakli, Sevim Baybaş
doi: 10.14744/epilepsi.2020.59244  Pages 47 - 51
GİRİŞ ve AMAÇ: Lakozamid, fokal başlangıçlı nöbetleri olan dirençli epilepsi hastalarında kullanılan voltaj bağımlı sodyum kanallarının yavaş inaktivasyonunu arttıran yeni nesil bir aminoasittir. Bu çalışmada, dirençli epilepsi hastalarında lakozamid ekleme tedavisinin kısa süreli takipteki sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz epilepsi polikliniklerine başvuran en az bir yıldır fokal başlangıçlı nöbetleri olan 16 yaş üstü hastaların bilgileri retrospektif olarak taranmıştır. Bu hastalar arasından en az altı aydır uygun iki antiepileptik ilacı efektif dozda kullanmasına rağmen nöbetleri kontrol altına alınamayan ve tedavisinde lakozamid bulunan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Bu kriterlere uyan 48 hastadan bir ay ve üzeri lakozamid kullanan 45’i analiz edilmiştir. Hastaların tedavi dozu ve nöbet sıklığındaki yüzde azalması, öncesi ve sonrasındaki nöbet sıklıkları, ekleme tedavisinin sırasının nöbet sıklığına etkisi analiz edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 45 (11’i kadın, 34’ü erkek) hastanın yaş ortalaması 31.42 (16-56 yıl) yıl idi. Tedaviye devam eden 45 hastadan 26’sının (%57.8) aylık nöbet sıklığında %50 ve üzerinde azalma tespit edilmiştir. Tedavi sonrası aylık nöbet sıklıklarının medyan 2 (IQR=0.5-5) düzeyine gerilediği izlenmiş ve bu değer istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Hastaların kullandıkları doz ile azalma yüzdesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir (p=0.216). İkinci ve üçüncü antiepileptik ilaç olarak eklenen hastalar ile dördüncü ve beşinci antiepileptik ilaç olarak eklenen hastalar karşılaştırıldığında nöbet sıklığındaki azalma ile aralarında istatistiksel anlamlı ilişki tespit edilmemiştir (p=0.231).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda lakozamid ekleme tedavisinin nöbet sıklığını literatür ile uyumlu olarak azalttığı gözlenmiştir. Doz ve erken eklemenin nöbet sıklığı üzerine etkisi olmadığı tespit edilmiştir. Lakozamid, fokal başlangıçlı dirençli epilepsi hastalarında ekleme tedavisinde iyi tolere edilebilen bir seçenek olarak akılda tutulmalıdır.
INTRODUCTION: Lacosamide (LCM) is a new generation amino acid drug that is used in patients with drug-resistant epilepsy, which increases the slow inactivation of voltage-dependent sodium channels. In this study, the short-term results of patients with drug-resistant epilepsy who received add-on LCM therapy were evaluated.
METHODS: Patients who were at least 16 years old and had focal onset seizures for a minimum period of 1 year were retrospectively assessed. Those who had uncontrolled seizures, despite the use of two appropriate antiepileptic drugs at an effective dose for at least six months, were included in the study. Forty-five eligible patients (11 females, 34 males) underwent further analysis. LCM therapy doses, change in seizure frequency, number of seizures before and after LCM therapy, and the effect of LCM add-on therapy on seizures were analyzed.
RESULTS: The mean age of the included 45 patients (11 females, 34 males) was 31.42 (16–56) years. Twenty-six of 45 (57.8%) patients under add-on therapy showed a decrease of 50% or more. It was observed that the seizure frequency decreased to a median of 2 (IQR: 0.5–5), which was statistically significant (p<0.001). The dose was not correlated with the seizure decrease ratio (p=0.216). The decrease in seizure frequency was similar in patients with LCM add-on treatment as the second or third drug, when compared with patients using LCM as the fourth or fifth drug (p=0.231).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was observed that LCM add-on therapy significantly decreased seizure frequency, similar to the current literature. On the contrary, the dose effect or earlier add-on therapy did not show a significant effect on seizure frequency. LCM should be considered as a successful treatment option in patients with drug-resistant focal onset seizures.

9.Reflex Triggering Properties in Genetic Generalized and Focal Epilepsies by Questioning and Neuropsychological Electroencephalography Activation Methods
Emel Ur Özçelik, Dilek Ataklı, Nermin Görkem Şirin, Ayhan Köksal, Nerses Bebek, Betül Baykan
doi: 10.14744/epilepsi.2020.21704  Pages 52 - 61
GİRİŞ ve AMAÇ: Epileptogenezin halen aydınlatılamadığı düşünüldüğünde refleks tetikleyici uyaranları inceleyen, elektroensefalografide nöropsikolojik aktivasyon yöntemlerini farklı epilepsi sendromlarında irdeleyen araştırmalara gerek vardır. Bu çalışmada, genetik jeneralize epilepsi ve dirençli fokal epilepsi tanısı olan olgularda standart elektroensefalografi ile birlikte nöropsikolojik elektroensefalografi aktivasyon yöntemlerini uygulayarak epileptiform deşarj sıklığının uyarana göre değişiminin incelenmesi, refleks nöbet tetiklenme özellikleri ile sıklığının anket ve elektroensefalografi aracılığı ile karşılaştırmalı olarak araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Genetik jeneralize epilepsi ve fokal epilepsi tanılı hastalara nöbet tetikleyicilerini sorgulayan ayrıntılı ve standardize bir anket uygulanmıştır. Anketler yüz yüze ve az sayıda hastada özel durumlarda telefonla yapılmıştır. Ardından jüvenil miyoklonik epilepsi, absans epilepsi ve dirençli fokal epilepsi gruplarında nöropsikolojik aktivasyon yöntemleriyle elektroensefalografide epileptiform deşarjların değişimi incelenmiştir.
BULGULAR: Tüm hasta grubunda (n=66) en sık bildirilen tetikleyiciler; uykusuzluk (%68.2), stres (%65.3), yorgunluk/fiziksel stres (%53), uykudan uyanma (%42.4) ve ışık uyaran (%25.8) olmuştur. Jüvenil miyoklonik epilepsi (n=34), absans epilepsi (n=16) ve dirençli fokal epilepsi (n=16) grupları arasında, standart aktivasyon ve nöropsikolojik aktivasyon yöntemleri ile elektroensefalografide görülen epileptiform deşarjların provoke olmaları açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. Hiperventilasyon ile hastaların %24’ünde, intermittant fotik stimülasyon ile %18.1’inde, nöropsikolojik aktivasyon ile %21.2’sinde epileptiform deşarjlarda provokasyon izlenmiştir. Standart aktivasyon yöntemlerinde epileptiform deşarj izlenmediği halde, nöropsikolojik aktivasyon ile epileptiform deşarjların provokasyonu 6 (%11) hastada görülmüştür. Sadece iki hastada nöropsikolojik aktivasyon ile inhibisyon izlenmiştir. Dört hastanın anketlerinde bildirdikleri tetikleyicileri ile ilişkili nöropsikolojik aktivasyon yöntemleri sırasında elektroensefalografilerde epileptiform deşarj izlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmada, hastaların %11’inde konvansiyonel yöntemlerde epileptiform deşarj izlenmezken, nöropsikolojik aktivasyon yöntemleri ile epileptiform deşarj provokasyonu geliştiği saptanmıştır. Nöbet tetikleyicilerinin sorgulanarak elektroensefalografi kayıtları sırasında spesifik tetikleyicilere yönelik nöropsikolojik aktivasyon yöntemlerinin planlanmasının ve özellikle elektroensefalografilerde standart aktivasyon yöntemleri ile epileptiform deşarj görülmeyen hastalarda nöropsikolojik aktivasyonun ek provokasyon yöntemi olarak uygulanmasının tanı açısından fayda sağlayabileceği kanısındayız.
INTRODUCTION: Epileptogenesis is still not clearly understood. Therefore, there is an inevitable need for research that investigates triggers for reflex seizures and neuropsychological activation (NPA) methods using electroencephalography (EEG) in different epileptic syndromes. In this regard, we aimed to examine the characteristics and frequency of triggers for reflex seizures as well as changes in the frequency of epileptiform discharges (EDs), according to the stimulus in patients with generalized genetic epilepsy (GGE) and drug- resistant focal epilepsy (FE) by performing a comparative study with a survey and a neuropsychological EEG activation method, besides routine EEG.
METHODS: A detailed and structured survey questioning seizure triggers was applied to patients with FE and GGE. Afterward, the changes in EDs in juvenile myoclonic epilepsy (JME), absence epilepsy (AE), and resistant FE groups were examined using NPA methods with EEG.
RESULTS: The most frequently reported triggers in all patient groups (n=66) were sleep deprivation (68.2%), stress (65.3%), fatigue/physical stress (53%), awakening (42.4%), and light stimuli (25.8%). There was no significant difference between the JME (n=34), AE (n=16), and resistant FE (n=16) groups in terms of either the triggering or inhibition of EDs in EEG by conventional activation and NPA methods. While the triggering of EDs occurred in 24% of patients by hyperventilation and in 18.1% of patients by intermittent photic stimulation, a similar triggering rate was detected in 21.2% of patients by NPA methods. In addition, while the results of the conventional EEG activation methods were negative, a triggered ED was observed in six patients during NPA (11%). Only two patients showed an inhibition by the NPA methods. Four patients had EDs on their EEGs during the NPA methods associated with triggers reported in the questionnaire.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In 11% of patients, while an ED was not seen in conventional methods, we observed that ED triggering occurred with the NPA methods. Planning the NPA methods for specific triggers during EEG recordings by prior questioning on the seizure triggers of the patients and applying NPA as an additional triggering method, especially for patients who do not have EDs in EEG with standard activation methods, may be beneficial in terms of the correct diagnosis.

CASE REPORT
10.Treatment of Vagus Nerve Stimulator Pocket Infection without Removal of the Hardware
Martin Blaha, Michal Tichy
doi: 10.14744/epilepsi.2020.48344  Pages 62 - 65
Vagus sinir stimülatörü implantasyonundan sonra ortaya çıkan postoperatif cep enfeksiyonlarının yönetimi zordur. Hastaların çoğu, cihazın implantasyonundan sonraki 4 hafta içinde başvurur ve Staphylococcus aureus en yaygın enfeksiyon ajanıdır. Standart tıbbi uygulamada uzun vadeli iyileşme sağlanması için önce cihaz tamamen çıkarılır ve antibiyotik kullanılır, daha sonra cihazın yeniden implante edilir. Cihazın çıkarılmadan enfeksiyonların tedavi edilmesine yönelik girişimler, cihazın üzerindeki stafilokok biyofilm oluşumuna bağlı olarak yüksek oranda enfeksiyon nüksü getirir. Bu çalışmada, enfekte yaranın tek cerrahi debridman ve altı haftalık antibiyotik tedavisiyle donanım çıkarılmadan başarıyla tedavi edildiği bir vagus sinir stimülatörü enfeksiyonu vakası sunulmaktadır.
The management of postoperative pocket infections after vagus nerve stimulator implantation is challenging. Most patients present within four weeks after the implantation of the device and Staphylococcus aureus is the most common infecting agent. Standard medical practice involves the complete hardware removal and antibiotics to achieve long-term cure, with the subsequent reimplantation of the device. Attempts to treat these infections without the removal of the hardware led to high infection recurrence rates because of the formation of staphylococcal biofilms on the device. We present a case of vagus nerve stimulator infection treated successfully with a single surgical debridement of the infected wound and six weeks of antibiotic treatment, but without removing the hardware.

11.A Rare Side Effect of Lamotrigine: Hallucination
Hatice Ferhan Kömürcü
doi: 10.14744/epilepsi.2020.39226  Pages 66 - 67
Lamotrijin geniş spektrumlu, güvenilir, antiepileptik bir ilaçtır. Ancak bazen ilacın kullanımını sonlandırabilecek yan etkiler görülmektedir. Bu yazıda, lamotrijinin çok nadir görülen halüsinasyon yan etkisi nedeni ile tedavisini bırakan bir olgu sunulmaktadır.
Lamotrigine is an antiepileptic drug with a broad spectrum. Although the drug is safe, it sometimes has certain side effects that may limit its usage. Here, we present the case of a patient who stopped using lamotrigine due to the hallucination side effect, which is very rare.

12.Photosensitive Temporal Lobe Epilepsy: A Case Report
Ayşe Destina Yalçın, Reyhan Sürmeli
doi: 10.14744/epilepsi.2020.20981  Pages 68 - 70
Fotik kaynaklı nöbetler genellikle jeneralize veya oksipital korteksten ortaya çıkar. Bu çalışmada, beş ve on altı yaşları arasında fotosensitif oksipital lob epilepsisi olan ve daha sonra kendiliğinden ortaya çıkan, ancak aynı zamanda televizyon izleyerek de indüklenen tipik bilinç etkilenimli fokal nöbetler gelişen sıra dışı bir fotosensitif temporal lob epilepsisi olgusunun sunulması amaçlanmıştır. Sol anterior temporal bölgeden kaynaklanan, intermittant fotik stimülasyon ile indüklenen kısa bir video elektroensefalografi monitörizasyonu sırasında kaydedilen tipik bir bilinç etkilenimli fokal nöbet, ışığa duyarlı temporal lob epilepsisinin tanısını doğrulamıştır.
Photic-induced seizures are usually generalized or arise from the occipital cortex. In the present study, we reported an unusual case of photosensitive temporal lobe epilepsy in a patient who developed photosensitive occipital lobe epilepsy between the age of 5 and 16 y and thereafter developed typical focal seizures with impaired awareness that occurred spontaneously and were induced by watching television. A typical focal seizure with impaired awareness recorded during a short video-electroencephalography monitoring induced by intermittent photic stimulation arising from the left anterior temporal region helped in confirming a diagnosis of photosensitive temporal lobe epilepsy.

LETTER TO THE EDITOR
13.Letter to the editor for the article ‘Super-refractory Condition Epilepticus: A Rare Case Associated with Neuropsychiatric Systemic Lupus Erythematosus
Halil Önder
doi: 10.14744/epilepsi.2020.30643  Pages 71 - 72
Abstract | Full Text PDF

NONE
14.Thanks to The Reviwers

Page E1
Abstract | English Full Text



Copyright © 2021 All rights of this site belong to the Turkish Epilepsy Association .
 
LookUs & Online Makale